Archive for July, 2014


Kişisel gelişim kitaplarının âlâsı insanların çevresindeki arkadaşlarıdır. Prensiplerimiz olabilir ve Stephen Covey de insanın prensip sahibi olmasından söz ediyor; kendisinin prensipleri acaba neydi?

Amerikan tipi bir kişisel gelişim modelini kendinize uygulamaya gittiğiniz zaman kendinizde de bazı değişiklikleri pek tabii hissediyorsunuz ama bu, çevrenizde daha farklı bir şekilde algılanmanıza yol açıyor.

Irvin D. Yalom, tanımını yaptığı Amerikan toplumundaki ‘yukarı sarmal ilkesi” dolayısıyla insanın ölümüne kadar bir gelişim içinde olmalarından söz eder. Fakat unutkanlığın ileri safhası olan Alzheimer hastalığına insan tutulunca ne yapılacağı bilinmiyor. Burada belki de babamın bir fikri olarak bu hastalıkları ”Tanrının bir lütfu” olarak görmek gerekiyor.

Öte yandan Türkiye coğrafyasında görülen kişisel gelişim ibresi daha çok ”iyi” bir kariyer sahibi olma, ”mutlu” bir evlilik, ”güzel” bir araba ve ”havuzlu” bir villa sahibi olmaktan geçiyor. İnsanlar daha çok kendini bu yönlerde göstermek istiyor ve yetiştiği ailesini görmezden gelebiliyor. Halbuki ilk eğitimini ve terbiyesini kendisine veren gene onlardır ve ”normal” bir insan da ailesinin yanında akrabalarını da düşünür; hangimiz küçükken anneannemize, dedemize ya da teyzemizin yanına bırakılmadık ve onlardan da bir terbiye almadık ki?

Daha çok aile fertlerine bağlı olarak yetişen bir coğrafyadayız ve karşılıklı bağımlılık kültürümüz mayamızda var diye düşünüyorum. Doğal olarak da insan kendini geliştirmeye eğer ihtiyaç duyarsa arkadaşlarından başlamalı. Onlarla konuşmalı, hâlini-hatırını sormalı, muhabbet etmeli ve sohbet edecek konuları açmalı.

Babamın oldukça etkilendiğini düşündüğüm ve kütüphânemde hâlen durmakta olan fabl kitaplarının ilk örneklerinden olan Hint Klasikleri’nden Beydeba’nın eseri Kelile ve Dimne’den bir parça:

”Kudurmuş bir fil ile karşılaşan bir adam kurtulmak için, kendini bir kuyuya sarkıtmış ve kuyunun başına gerilen iki dala tutunmuştu. Bir de bakmış ki kuyunun içine sarkan ayaklarına bir şeyler dokunmak üzere… Dikkat etmiş ve dört yılanın deliklerinden başlarını uzattıklarını görmüş. Biraz daha bakmış, kuyunun içinde bir ejderhanın ağzını açıp düşmesini beklediğini görmüş. Bu sefer gözlerini yukarı kaldırmış, tutunduğu iki dalı, biri beyaz diğeri siyah iki farenin kemirdiğini görmüş. Bütün bunları gördükten sonra, yakınında bal dolu bir petek görmüş. Balı tadarak onun tatlılığıyla her şeyi unutmuş ve kurtuluş çaresini düşünmekten geri kalmış. Ayaklarının ucunda dört yılan bulunduğunu, bunların kendini sokmak için fırsat gözettiklerini, iki farenin dalları durmadan kemirdiklerini ve dallar kırılır kırılmaz ejderhanın ağzına düşeceğini aklından çıkarmış ve yalnız o balın tadıyla sarhoş olmuş. Bunun neticesi olarak en sonra ejderhanın ağzına düşerek helâk olmuş…

Bu kuyu, türlü türlü afetlerle, şerlerle, korkular ve hastalıklarla dolu olan dünyadır. Dört yılanı, insanın bedenindeki safra, sevda, kan ve balgamdır. Bİri azdı mı insanı yılan gibi sokar ve öldürücü zehirden farksız olur. Beyaz ve siyah fareler, insanın ömrünü kemirmeye uğraşan gece ve gündüzdür. Kuyunun dibindeki ejderha, her insanın mukadder olan akıbetidir. Bal, insanın bu dünyada görmekle, tatmakla, işitmekle, koklamakla, dokunmakla karşılaştığı o lezzettir ki ona kapılarak sonunu unutur ve ahiretini düşünmez olur.”

Önemli Not: 1960 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (o yıllarda Maarif Vekilliği denilmekte) tarafından bastırılan Hint Klasikleri serisinin birinci kitabı olan ve Ömer Rıza Doğrul tarafından tercüme edilen Kelile ve Dimne kitabında bahsi geçen yukarıdaki pasaj, eseri Hintçe aslından kendi dillerine çeviren İran kökenli hekim Berzeveyh’e aittir ve bu pasaj eserin ön sözü mahiyetinde olup Beydeba’ya ait değildir.

A walking penguinBaşlıktaki bu ilginç soruyu şöyle ben cevaplarım:

Dışişleri bakanlığına. Penguen mantîken uçamaz. Belgesellerden öyle görmüşüzdür ve yaşam şartlarından ayrılan bir penguenin yaşamını sürdürebilmesi için de hayvanat bahçesinde olması gerektiğini düşünürüz; coğrafi şartlardan dolayı soğuk bir iklimde olması orada sağlanmaktadır.

Peki bu penguenin yolda olması onun ölümüne yol açacak mıdır ve bu şirin yaratığın ölümünün bir araba tarafından, aynı köpek ve kedilerde olduğu gibi, ezileceğini mi düşünüyoruz? %100! Çünkü yolda olmaması, onun ölümünü engelleyecek yegane sebeptir ve ”kanatları olsaydı en azından uçabilirdi” diye her insan düşünecektir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi penguen sadece denizlerin ve okyanusların içinde slalomlar ata ata yüzüp karnını doyuran ve karada da çok hızlı olamayan bir uçmayan hayvandır.

İnanıyoruz ki yolda bulduğumuz bu penguenin ne hâlde bulunduğu da önem taşımaktadır. Yaralı, bacağı ya da kanadı sakat? Yani yaşama şartlarını yerine getiremez durumda bize gözükmesi? Belki de bizi şüpheye düşüren şey dış görünüşüdür ve hatta belki gördüğümüz şey bir penguen bile değildir.

Ancak şu bir gerçektir ki biz insanız ve vicdanımızın sesi onun orada olmasına el vermez. Çünkü korunmasızdır ve ezileceğinden korkarız. Bu yüzden hemen harekete geçmek istiyoruz; yoldadır ve bir şey yapılması gereklidir.

Ancak insanın şunun da farkına varması gerekir: Şartlar ve göç yolları… Bu penguen insanî şartlar altında kendi göç yollarında yaşayamaz, çünkü insan önce kendi hayatını düşünerek hareket eden bir varlık olup buna göre kurduğu yolunu düzenlemiştir. Ama penguen de içgüdüsüyle hareket ederek kendi yolunu bulmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla elimizde iki verimiz var: Birincisi insan, ikincisi de hayvan.

Penguenin uçamayan bir hayvan ve suda avlanabilen bir canlı türü olduğunu başta da belirtmiştim. Yapılan gözlemlerde de tıpkı insanlar gibi penguenler de bir topluluk içinde yaşayıp hayatlarını sürdürüyor. Peki bu yaşam biçimi onları insan saymaya gider mi? Gitmez, çünkü yukarıda da belirttiğim gibi bir içgüdü sayesinde penguen kendi göç yolunu bulmaya çalışmaktadır ve doğal olarak bir hayvandır.

Ancak öğrendiğimiz bir şey var ki o da içgüdüleri olan penguenlerin kendi çıkarlarından başka bir şey düşünselerdi bugün yola kadar nasıl gelebildikleri ve bundan dolayı bizi meraklandırmalarıdır.

Şöyle bir düşünün; hava sıfırın altında -64 derece ve şiddetli bir tipi var. Küçük bir topluluk her 10 dakikada bir çemberin dışında kalan ona ait üyesini iç merkezine alıyor ve üyeleri arasındaki ısınmayı dıştan içe ve içten dışa doğru aktarıyor. Yani dıştaki üye içteki üyeyle aynı ısıda kalarak hayatta kalmayı başarıyor. Bu tekniği aynı şartlar altında bir insan olarak kullanabilir olmamız diğer meslek mensuplarını ilgilendiren bir durumdur. Burada da biz, ikinci veri olarak, yani insan olarak, devreye giriyoruz.

Peki neden yolda bulunan bir penguen dışişleri bakanlığına bırakılır? Farklı bir coğrafyadan geldiği doğrudur ve bulunduğu ortama da yabancıdır. Fakat bu onu bir diplomat da yapmaz ve herhangi iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları çözmek üzere de görevlendirilmemiştir. Dolayısıyla insanî bir nitelik taşımayan hayvan olarak pengueni, nicelik olarak çoğunlukta bulunduğu yerler aklımıza gelir; yaşama alanları coğrafî yerleşkelerimiz içinde kalmış ya da göç yolları değişmiştir. Gerçek şudur ki kaçınılmaz bir şekilde yaşamlarımız artık kesişmiştir.

Dışişleri bakanlığına bırakılan bir penguen de, penguen nüfusunun yoğun olarak bulunduğu farklı coğrafyalardaki ülkelerde konumuna göre değerlendirilebilir. Çünkü her toplumun kendine has bir kültürü, tarihi ve tekniği vardır. Ülkelerarası ilişkiler sayesinde de bu üç dinamik küreselleşmeyi de beraberinde getirir; haberalma teşkilatının önemi buradadır ve doğru bilgi esastır. Bu doğru bilgi de bir penguenin dışişleri bakanlığına bırakılmış olmasıdır.

Doğal olarak bu hayvanın dışişleri bakanlığında bulunması onun doğasına aykırı duracağından biz insan olarak dünyada, yukarıda belirttiğimiz üzere penguenlerin demografik dağılımından yola çıkarak onun konumunu saptayabilir ve hangi coğrafyanın uygun olduğu konusunda yol gösterici olunabilir. Sonuçta kendi hakları da olan hayvanların bir arada yaşaması istenilebileceğinden dolayı en fazla penguen nüfusuna sahip olunan yer dışişleri bakanlığınca saptanır.