Latest Entries »

İnsan ve Hedefi

İnsan, evlatlık olmadığı sürece anne ve babasını seçemez. Kendilerine yakıştıramama ve içsel olarak kabul edememe durumunda psikolojik faktörler devreye girer. Birey, geçmişini değiştiremez ve şimdiye bakarak harekete geçer.

İnsan hayattaki amacına doğru ilerlerken karşılaştığı olaylar onun karakterini belirler. Davranışları asıl yapısını ortaya çıkarır. Amacımız iyi insan olmaksa ona göre davranırız. Bunun yanında kötü insanlar da ölüyor ve hayatını kaybediyor. Son nefesimizde de imanlı olacağımız belli değil ve ölümü insan çabuk istemiyor. Gördüğümüz rüyalar kehanet niteliği taşımasa da şimdiki zamanda bizi farkında olmadan etkiliyor; kendi yaptığımız seçimler başımıza geliyor. Aynen bir sopayı ucundan tutup kaldırırken öbür ucunu kaldırdığımız gibi seçimimiz o oluyor.

İnsan hâline şükredecek olaylara sakin ortamlarında olduğu zaman karşılaşıyor. O yüzden şikayeti bırakmalı ve hedefine devam etmelidir.

Kişisel gelişim kitaplarının âlâsı insanların çevresindeki arkadaşlarıdır. Prensiplerimiz olabilir ve Stephen Covey de insanın prensip sahibi olmasından söz ediyor; kendisinin prensipleri acaba neydi?

Amerikan tipi bir kişisel gelişim modelini kendinize uygulamaya gittiğiniz zaman kendinizde de bazı değişiklikleri pek tabii hissediyorsunuz ama bu, çevrenizde daha farklı bir şekilde algılanmanıza yol açıyor.

Irvin D. Yalom, tanımını yaptığı Amerikan toplumundaki ‘yukarı sarmal ilkesi” dolayısıyla insanın ölümüne kadar bir gelişim içinde olmalarından söz eder. Fakat unutkanlığın ileri safhası olan Alzheimer hastalığına insan tutulunca ne yapılacağı bilinmiyor. Burada belki de babamın bir fikri olarak bu hastalıkları ”Tanrının bir lütfu” olarak görmek gerekiyor.

Öte yandan Türkiye coğrafyasında görülen kişisel gelişim ibresi daha çok ”iyi” bir kariyer sahibi olma, ”mutlu” bir evlilik, ”güzel” bir araba ve ”havuzlu” bir villa sahibi olmaktan geçiyor. İnsanlar daha çok kendini bu yönlerde göstermek istiyor ve yetiştiği ailesini görmezden gelebiliyor. Halbuki ilk eğitimini ve terbiyesini kendisine veren gene onlardır ve ”normal” bir insan da ailesinin yanında akrabalarını da düşünür; hangimiz küçükken anneannemize, dedemize ya da teyzemizin yanına bırakılmadık ve onlardan da bir terbiye almadık ki?

Daha çok aile fertlerine bağlı olarak yetişen bir coğrafyadayız ve karşılıklı bağımlılık kültürümüz mayamızda var diye düşünüyorum. Doğal olarak da insan kendini geliştirmeye eğer ihtiyaç duyarsa arkadaşlarından başlamalı. Onlarla konuşmalı, hâlini-hatırını sormalı, muhabbet etmeli ve sohbet edecek konuları açmalı.

Babamın oldukça etkilendiğini düşündüğüm ve kütüphânemde hâlen durmakta olan fabl kitaplarının ilk örneklerinden olan Hint Klasikleri’nden Beydeba’nın eseri Kelile ve Dimne’den bir parça:

”Kudurmuş bir fil ile karşılaşan bir adam kurtulmak için, kendini bir kuyuya sarkıtmış ve kuyunun başına gerilen iki dala tutunmuştu. Bir de bakmış ki kuyunun içine sarkan ayaklarına bir şeyler dokunmak üzere… Dikkat etmiş ve dört yılanın deliklerinden başlarını uzattıklarını görmüş. Biraz daha bakmış, kuyunun içinde bir ejderhanın ağzını açıp düşmesini beklediğini görmüş. Bu sefer gözlerini yukarı kaldırmış, tutunduğu iki dalı, biri beyaz diğeri siyah iki farenin kemirdiğini görmüş. Bütün bunları gördükten sonra, yakınında bal dolu bir petek görmüş. Balı tadarak onun tatlılığıyla her şeyi unutmuş ve kurtuluş çaresini düşünmekten geri kalmış. Ayaklarının ucunda dört yılan bulunduğunu, bunların kendini sokmak için fırsat gözettiklerini, iki farenin dalları durmadan kemirdiklerini ve dallar kırılır kırılmaz ejderhanın ağzına düşeceğini aklından çıkarmış ve yalnız o balın tadıyla sarhoş olmuş. Bunun neticesi olarak en sonra ejderhanın ağzına düşerek helâk olmuş…

Bu kuyu, türlü türlü afetlerle, şerlerle, korkular ve hastalıklarla dolu olan dünyadır. Dört yılanı, insanın bedenindeki safra, sevda, kan ve balgamdır. Bİri azdı mı insanı yılan gibi sokar ve öldürücü zehirden farksız olur. Beyaz ve siyah fareler, insanın ömrünü kemirmeye uğraşan gece ve gündüzdür. Kuyunun dibindeki ejderha, her insanın mukadder olan akıbetidir. Bal, insanın bu dünyada görmekle, tatmakla, işitmekle, koklamakla, dokunmakla karşılaştığı o lezzettir ki ona kapılarak sonunu unutur ve ahiretini düşünmez olur.”

Önemli Not: 1960 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (o yıllarda Maarif Vekilliği denilmekte) tarafından bastırılan Hint Klasikleri serisinin birinci kitabı olan ve Ömer Rıza Doğrul tarafından tercüme edilen Kelile ve Dimne kitabında bahsi geçen yukarıdaki pasaj, eseri Hintçe aslından kendi dillerine çeviren İran kökenli hekim Berzeveyh’e aittir ve bu pasaj eserin ön sözü mahiyetinde olup Beydeba’ya ait değildir.

A walking penguinBaşlıktaki bu ilginç soruyu şöyle ben cevaplarım:

Dışişleri bakanlığına. Penguen mantîken uçamaz. Belgesellerden öyle görmüşüzdür ve yaşam şartlarından ayrılan bir penguenin yaşamını sürdürebilmesi için de hayvanat bahçesinde olması gerektiğini düşünürüz; coğrafi şartlardan dolayı soğuk bir iklimde olması orada sağlanmaktadır.

Peki bu penguenin yolda olması onun ölümüne yol açacak mıdır ve bu şirin yaratığın ölümünün bir araba tarafından, aynı köpek ve kedilerde olduğu gibi, ezileceğini mi düşünüyoruz? %100! Çünkü yolda olmaması, onun ölümünü engelleyecek yegane sebeptir ve ”kanatları olsaydı en azından uçabilirdi” diye her insan düşünecektir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi penguen sadece denizlerin ve okyanusların içinde slalomlar ata ata yüzüp karnını doyuran ve karada da çok hızlı olamayan bir uçmayan hayvandır.

İnanıyoruz ki yolda bulduğumuz bu penguenin ne hâlde bulunduğu da önem taşımaktadır. Yaralı, bacağı ya da kanadı sakat? Yani yaşama şartlarını yerine getiremez durumda bize gözükmesi? Belki de bizi şüpheye düşüren şey dış görünüşüdür ve hatta belki gördüğümüz şey bir penguen bile değildir.

Ancak şu bir gerçektir ki biz insanız ve vicdanımızın sesi onun orada olmasına el vermez. Çünkü korunmasızdır ve ezileceğinden korkarız. Bu yüzden hemen harekete geçmek istiyoruz; yoldadır ve bir şey yapılması gereklidir.

Ancak insanın şunun da farkına varması gerekir: Şartlar ve göç yolları… Bu penguen insanî şartlar altında kendi göç yollarında yaşayamaz, çünkü insan önce kendi hayatını düşünerek hareket eden bir varlık olup buna göre kurduğu yolunu düzenlemiştir. Ama penguen de içgüdüsüyle hareket ederek kendi yolunu bulmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla elimizde iki verimiz var: Birincisi insan, ikincisi de hayvan.

Penguenin uçamayan bir hayvan ve suda avlanabilen bir canlı türü olduğunu başta da belirtmiştim. Yapılan gözlemlerde de tıpkı insanlar gibi penguenler de bir topluluk içinde yaşayıp hayatlarını sürdürüyor. Peki bu yaşam biçimi onları insan saymaya gider mi? Gitmez, çünkü yukarıda da belirttiğim gibi bir içgüdü sayesinde penguen kendi göç yolunu bulmaya çalışmaktadır ve doğal olarak bir hayvandır.

Ancak öğrendiğimiz bir şey var ki o da içgüdüleri olan penguenlerin kendi çıkarlarından başka bir şey düşünselerdi bugün yola kadar nasıl gelebildikleri ve bundan dolayı bizi meraklandırmalarıdır.

Şöyle bir düşünün; hava sıfırın altında -64 derece ve şiddetli bir tipi var. Küçük bir topluluk her 10 dakikada bir çemberin dışında kalan ona ait üyesini iç merkezine alıyor ve üyeleri arasındaki ısınmayı dıştan içe ve içten dışa doğru aktarıyor. Yani dıştaki üye içteki üyeyle aynı ısıda kalarak hayatta kalmayı başarıyor. Bu tekniği aynı şartlar altında bir insan olarak kullanabilir olmamız diğer meslek mensuplarını ilgilendiren bir durumdur. Burada da biz, ikinci veri olarak, yani insan olarak, devreye giriyoruz.

Peki neden yolda bulunan bir penguen dışişleri bakanlığına bırakılır? Farklı bir coğrafyadan geldiği doğrudur ve bulunduğu ortama da yabancıdır. Fakat bu onu bir diplomat da yapmaz ve herhangi iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları çözmek üzere de görevlendirilmemiştir. Dolayısıyla insanî bir nitelik taşımayan hayvan olarak pengueni, nicelik olarak çoğunlukta bulunduğu yerler aklımıza gelir; yaşama alanları coğrafî yerleşkelerimiz içinde kalmış ya da göç yolları değişmiştir. Gerçek şudur ki kaçınılmaz bir şekilde yaşamlarımız artık kesişmiştir.

Dışişleri bakanlığına bırakılan bir penguen de, penguen nüfusunun yoğun olarak bulunduğu farklı coğrafyalardaki ülkelerde konumuna göre değerlendirilebilir. Çünkü her toplumun kendine has bir kültürü, tarihi ve tekniği vardır. Ülkelerarası ilişkiler sayesinde de bu üç dinamik küreselleşmeyi de beraberinde getirir; haberalma teşkilatının önemi buradadır ve doğru bilgi esastır. Bu doğru bilgi de bir penguenin dışişleri bakanlığına bırakılmış olmasıdır.

Doğal olarak bu hayvanın dışişleri bakanlığında bulunması onun doğasına aykırı duracağından biz insan olarak dünyada, yukarıda belirttiğimiz üzere penguenlerin demografik dağılımından yola çıkarak onun konumunu saptayabilir ve hangi coğrafyanın uygun olduğu konusunda yol gösterici olunabilir. Sonuçta kendi hakları da olan hayvanların bir arada yaşaması istenilebileceğinden dolayı en fazla penguen nüfusuna sahip olunan yer dışişleri bakanlığınca saptanır.

İş Yaşamı

Man between the railwaysAşağıda bir zamanlar www.yenibiris.com‘dan bulduğum ve reklamcı Ali Atıf Bir‘e ait olan eski ama güzel bir yazı çıktı arşivimden. Yazının başlığını unuttum, sanırım üniversiteden yeni mezun olmuş insanların karşılaştığı sorunlarla ilgili. Aslında bu kişinin söyledikleri hâlen geçerliliğini bence koruyor ve sadece yeni mezunların olduğu kadar iş arayışında da geçerli sorunlar. Copy-paste haldedir ona göre:

1.İletişim problemi (Diplomasız iletişim sorunu biraz çekilebilir. Ama hem iletişim sorununuz var, hem de diplomanız varsa, hiç kimse kahrınızı çekmez): İnsanlar uyumlu, fedakar ve mütevazi kişilikleri seviyor, onlara yaklaşıyor ve onları işe alıyor. Ama burnunuz havada, taviz vermeyen bir edada, kendini beğenmişlik derecesinde bir hırsa sahipseniz, o işyerine adaptasyonunuz zor olacağı için, baştan engellenirsiniz.

2.Kendini mesleki olarak güncelleme ve yenileme eksikliği: Maalesef insanlar o meslekteki en iyileri bilmiyor. Onlardan ders almıyor. Onlarla görüşmüyor. Diyelim mimar olmuş ama dünyanın ve Türkiye’nin en iyi mimarlarını tanımıyor. Onlarla görüşmüyor. Onları takip etmiyor. Peki, bu insan kendini nasıl geliştirecek?

3.Mesleki literatüre hakim değiller: Mesleki bir dergi takibi, basın ve literatür takibi yapmıyorlar. Bu da, onların bilgilerine olan güveni sarsıyor. Ya da mesleklerine olan bağlılıkları konusunda şüphe uyandırıyor.

4.Okumuyorlar: Türk ve dünya klasiklerini, kişisel gelişim kitaplarını, iş başvurusu yaptıkları sektörle ilgili kitapları… Kısacası hiçbir şey okumuyorlar.

5.Mesleki oda, dernek ve sivil toplum kuruluşlarının kapısından içeri girmiyorlar: Ortak faaliyetlere katılmıyorlar. Organizasyonları takip etmiyorlar. Çevrelerini genişletmiyorlar. Kendilerini gösterebilecekleri bu tür organizasyonlardan uzak duruyorlar.

6.Fuarlara ilgi duymuyorlar: Kendi meslekleri ile ilgili fuarları takip etmiyor ama araba fuarlarını kaçırmıyorlar.

7.Kişisel bakım, diksiyon ve imajlarına dikkat etmiyorlar: Aman dikkat! Şirketler robot aramıyor, insan alıyor. Ama maalesef bunu en çok reklamcılık, HW/SW – IT sektöründeki kişilerde çok daha fazla görüyorum. Nasıl olsa bir mesleğe sahip oldukları için, hayatın iletişim ve imaj kısmına pek dikkat etmiyorlar. Bu da, onca kalabalık arasında fark edilmelerini zorlaştırıyor.

8.Başvuru yaptıkları şirketi tanımıyorlar: Şirketle ilgili görüşme öncesi hiçbir çabaya ve zahmete girmiyorlar. Bu da, “demek ki bu eleman bizi önemsemiyor” fikrini uyandırıyor (Unutmamakta fayda var: Önemsersen önemsenirsin!).

9.Yüksek maaşla başlamak istiyorlar: İş dünyası “hak ettiğini peşinen vereyim, sen de aldığın kadarıyla çalış” mantığını ile yürümüyor. İş dünyası, “önce ispat et, sonra ben sana ödeyeyim” mantığı ile işliyor. Düşük bir maaşı kabul edip, sonra kendisini ispat ederek kariyerinizde yükselecekken, yüksek beklentiler, işi yokuşa sürüyor.

10.İş verene güven vermiyorlar: Dünyanın en büyük fotogrametrik harita şirketine girdiğimde 3 yıl koşulsuz iş akdi sözleşmesi imzalamıştım. Her ne olursa olsun, 3 yıl şirkette kalacaktım. Ve kaldım da. Baştan iş verene verilecek bu tip bir süre sözü, işverenin size olan bakışını değiştirecektir.

11.Sosyal yaşantı eksikliği: Hayatın içine girmeden, kıyısından köşesinden geçmiş olma izlenimi, iş vereni tedirgin ediyor. Sorulan kişiler tanınmıyor, belli bir iş dünyası ve sosyal yaşama dair birikim sağlanmadığı için önemli şahsiyetler tanınmıyor. Bu, büyük bir dezavantaj. İlgisiz ve kayıtsız bir eleman imajı doğuruyor.

12.“Network” eksikliği: Gördüğüm kadarıyla iş ferdi ve şahsi olarak aranıyor. Hiç kimse onca okul arkadaşını, eski mesai arkadaşını ve kendi aile ve sosyal çevresini iş bulma sürecine dahil etmiyor. Bu konuda ortak bir “network” olarak çabalamıyor. Bir elin nesi var, iki elin sesi var diye boşuna denmemiş. Mutlaka en azından eski okul arkadaşları ile birlikte bir ortak çaba, çok daha büyük faydalar getirecektir.

13.Yabancı dil eksikliği: Dil bilmeden, kariyer çok zor. Hatta imkansız!

14.Yurtdışı tecrübe eksikliği: Aman hocam, işsiz güçsüz halimizle yurtdışına nasıl gidelim, demeyin sakın. 99 Euro’ya üç günlük yurtdışı turları var. Siz yeter ki isteyin. Bisikletle Türkiye’ye gelen, hatta sırtında uyku tulumu ile gelen turistleri görünce, azmin ne demek olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Yaşadığım durum normal ve sadece bana göre özgü bir şey değil. Bunu birçok insan yaşıyor. İnsan kendi kendine böyle dediği zaman daha bir rahat oluyor.

Nietzsche ”Amor fati” yani ”Kaderini sev” diyerek geçmiş ve gelecekteki yaşantımızdan hoşlanmamızı söylüyor. Bunu şöyle açıklayabiliriz: insan doğduğu zaman çevresi belirli imkânlarla çevrili olmayabilir ya da engelli bir birey olarak doğmuş olabilir. Bunun örneklerini çokça çevremizden görebiliyoruz gözlerimizle, değil mi? Örneğin görme yetisi olmasaydı ne yapacağımı bilemezdim kesinlikle ve bunun için şükretmek kendimi oldukça iyi hissetmeme yol açıyor. Her ne ise geleceğimizin de bize ne getireceği belli değil ve alışkanlıklarımızla en azından onu şekillendirebilme gücüne sahibiz.

Geçmişimizle barışık olup geleceğimizi de şimdiki zamandan başlayarak şekillendirmeye başlıyor olmamızın bizi daha memnun edici bir seviyeye getireceğini düşünüyorum.

Patron benim.

Pigeon over-looking

Bu sefer Irvin D. Yalom tarafından yazılmış olan ”Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek” adlı kitabın babam tarafından altı çizili olan yerlerini geçireyim dedim:

  • İşimiz yanıt vermek değil, arkadaşlarımıza ve bize yakın olanlara kendi yanıtlarını keşfetmelerine yardım edecek yolları bulmak.
  • Stoacılar bize iyi yaşamayı öğrenmenin iyi ölmeyi öğrenmek, aynı şekilde iyi ölmeyi öğrenmenin de iyi yaşamayı öğrenmek olduğunu öğretmiştir.
  • Kanserli hastaların çoğu, başka insanlara karşı duydukları korkuların azaldığını, risk almaya daha istekli olduklarını ve reddedilme konusunda daha az endişe duyduklarını belirtiyorlardı.
  • Nasıl yaşayacağımı öğrenmek için vücudum kanserle kalbura dönene kadar beklemek zorunda kalmam ne acı!
  • İyi davranışlar insana ölümüne kadar eşlik eder ve dalgalanarak sonraki kuşaklara aktarılır.
  • Başkaları için değerli olma arzusu…
  • Nietzsche ”Sevebileceğiniz bir kader yaratın.”
  • Pişmanlık duymadan yaşamanın bir yolunu bulabilir misin?
  • Nietzsche‘nin iki granit cümlesi: ”Olduğunuz kişi olun” ve ”Beni öldürmeyen şey güçlü kılar.”
  • Kişi hayattayken minnettarlık ziyaretleri yapılması.
  • Şimdi yeni pişmanlıklar duymadan nasıl yaşayabilirsin? Hayatını değiştirmek için ne yapman gerek?

İshak Alaton’un hem Lüzumlu Adam hem de Lüzumsuz Adam adlı kitaplarını okumuştum, ama not almayı başarabildiğim bir bu paragrafı var elimde, onu da buraya geçireyim dedim (gerçi altı çizili cümlelerin olduğu paragraflar var okuduğum satırlar arasında fakat kitaplar sanırım başka bir yerde, o yüzden buraya yazmak istersem tekrar bir kontrol etmem gerekecek):

Hayat zannedildiği kadar uzun değil. Zaman akıp gidiyor. Ne yaptıysan, ne için mücadele verdiysen sadece o kalıyor geriye… Unutma ki, ömür dediğin şey yaştan ibaret değil, yaşadıklarından ibarettir. Her şey küçük başlar, küçük adımlarla başlar. Olmadık zamanda olmadık engeller, problemler çıkar karşına ve sen hep sınanırsın. Tabii fırsatlar da… Karakterin ve tarzın oluşur yaşadıklarından.